Bir düşünün: Sabah gözünüzü açıyorsunuz. Telefonunuzu elinize alıyorsunuz. Daha uykulu gözlerle ekrana bakarken, bir marka size "Günaydın, bugün kendini şımart!" diyor. Aslında size "Günaydın" değil, "Paramı ver" diyor ama o kadar güzel ambalajlıyor ki bunu, içiniz cız ediyor. İşte geldik ilk durağa: Pazarlama ve iletişim, hayatın içinde bir yandan bizi anlamaya çalışan bir terapist, bir yandan da cebimize göz koyan bir arkadaş gibi.
Peki bu üçgenin ortasında biz nerede duruyoruz? Gelin, biraz eğlenelim, biraz düşünelim.
1. Pazarlama: Aşk Acısı Çeken Bir Genç Kız Sabırlılığında
Eskiden pazarlama vardı, şimdi "dijital pazarlama" var. Eskiden "Müşteri velinimettir" diye bir söz vardı, şimdi "Müşteri sadakati" diye bir kavram var ki, bu sadakat, bir genç kızın sevgilisinden beklediği sadakatten farksız.
Markalar artık sadece ürün satmıyor, bir hayat vaadi satıyor.
- Kahve içmiyorsun, "kendine zaman ayırıyorsun."
- Spor ayakkabısı almıyorsun, "sınırlarını zorluyorsun."
- Çorba içmiyorsun, "anne şefkati hissediyorsun."
Peki ama gerçekten hissediyor muyuz? Yoksa bir pazarlama stratejisti, sabah 4'te uyanıp "İnsanların en çok hangi duygusuna dokunursak ürünü satarız?" diye düşünürken biz de o duyguya uygun hareket mi ediyoruz?
Burada devreye giren şey: İletişim. Ama sadece markaların bizimle kurduğu değil, bizim kendimizle kurduğumuz iletişim.
2. İletişim: Dijital Sarhoşluk ve Emoji Terapisi
Şimdi gelelim iletişime. İletişim dendiğinde aklımıza ne geliyor? Konuşmak, anlaşmak, dinlemek... Peki gerçek hayatta ne yapıyoruz?
- "Nasılsın?" diye soruyoruz, cevabı beklemiyoruz.
- "İyi misin?" diye yazıyoruz, yanıt olarak iki tane alkış emojisi alıyoruz, mutlu oluyoruz.
- Önemli bir konuşma yapacağımız zaman, karşımızdakinin gözlerine değil, telefonumuzun ekranına bakıyoruz.
İletişim artık rengarenk emojilerle yönetilen bir terapi seansı gibi. Kızgın mısın? Kırmızı kalp at. Üzgün müsün? Ağlayan emoji. Ciddi bir şey mi söyleyeceksin? "Gülücük" koy yumuşasın.
Oysa insanlık tarihinin en eski pazarlama taktiği, aslında göz göze gelmekti. Bir pazarda tezgâh açan satıcı, gözlerinin içine baka baka "Abla, bu domatesler sana emanet" dediğinde, o an bir bağ kurulurdu.
Şimdi o bağı kurmak için influencer'lar var. Onlar da gözümüzün içine baka baka "Şu kremi kullanmazsan yazın geçmez" diyor. Biz de inanıyoruz. Çünkü iletişim, duyguyu doğru kanaldan aktırabilmektir.
3. İnsan: Pazarlamanın Yeni "Hammaddesi"
Şu an dünyanın en değerli şeyi ne? Altın mı? Petrol mü? Hayır. Dikkatimiz.
Evet, yanlış okumadınız. Siz bu yazıyı okurken aslında bir "kaynak" tüketiyorsunuz: Dikkatinizi. Pazarlamacıların işi, bu dikkati yakalamak. Dikkatimiz o kadar değerli ki, markalar bizim bir saniyelik bakışımız için milyonlarca dolar harcıyor.
Peki insan olarak biz ne yapıyoruz? Dikkatimizi satıyoruz. Hem de beleşe.
- Instagram'da iki saat kaydırma yapıyoruz.
- Bir videonun ortasında çıkan reklamı izliyoruz.
- Bir influencer'ın anlattığı "hayat kurtaran" matarayı sipariş ediyoruz.
Oysa farkında mısınız? İnsan, artık bir hedef kitle. Adımız, soyadımız, yaşadığımız şehir, en çok hangi saatlerde alışveriş yaptığımız, hangi renk çorapları sevdiğimiz... Her şeyimiz birer veri. Ve bu veriler, bize daha iyi "hizmet" etmek için kullanılıyor. Ya da belki daha iyi "yönetilmek" için.
4. Hayat: Reklam Arasında Yaşanan Kısacık An
Sonra bir bakıyoruz ki, hayat dediğimiz şey, iki reklam arasında sıkışmış bir film şeridi gibi.
- Sabah uyanıyoruz: Reklam.
- İşe gidiyoruz: Reklam panoları.
- Öğlen yemekte: Sosyal medya reklamları.
- Akşam televizyon izlerken: Reklam.
- Yatmadan önce telefon: Bir reklam daha.
Peki gerçek hayat nerede? Şu an. Şu an ne yapıyorsunuz?
Belki de pazarlamanın bize öğrettiği en büyük şey, her anın bir deneyim olduğu. Ama unutmayalım: Deneyim yaşamak başka, deneyim satın almak başka.
Hayat, bir kahvenin kokusunu içine çektiğin an. Sevdiğin insanla göz göze geldiğin o bir saniye. Çocuğunun elini tutarken hissettiğin sıcaklık. Bunların hiçbiri satın alınamaz, paketlenemez, "hedef kitleye" sunulamaz.
Sonuç: Filozof Pazarlamacılar Zamanı
Pazarlama ve iletişim, hayatı kolaylaştırmak için var. Ama hayatın yerine geçmek için değil.
Bugün bir pazarlama uzmanıysanız, insanlara bir şey satmadan önce onların insan olduğunuhatırlamalısınız.
Bir iletişimciyseniz, karşınızdakini anlamadan önce kendinizi anlamalısınız.
İnsansanız, hayatın bir veri akışından ibaret olmadığını bilmelisiniz.
O yüzden hadi:
- Telefonu biraz kenara koy.
- Karşındaki insanın gözlerine bak.
- Bir pazarlama kampanyasına değil, gerçek bir sohbete yatırım yap.
Unutma, hayat kısa. Reklamlar uzun. 😉
Ne düşünüyorsun? Bu yazıyı okurken kendinden bir şey buldun mu? Yoksa hâlâ aklında sabah gördüğün o ayakkabı reklamı mı var?